Hüzün bulutları şehre hâkim olmuş, dert deryasında boğuşan insanların her birinin sırtına boşalttığı yağmur damlacıklarıyla kendine bağlıyordu. Gayesi neydi? Hayatı basit ve sadece mutluluk üzerine kabul edenlere başka bir gerçeği daha hatırlatmak mı? Yoksa üzüntüyü tadarak sevincin değerini anlamamızı sağlamak mı? Bilinmez ama sahip olduğu gücün bilincindeydi. Buna mukabil bu hüznün kollarına esir olmamak için karanlık sokaklardan firar eden onlarca zatı muhterem.
Ve bunlardan bir tanesi belki de en güzeli. Beyaz tenine mana katan fiziği ve emsalsiz cemaline desen olmuş dudakları ve yeşil gözleriyle kusursuz bir letafet. Dokunanın elini yakan, gözlerine bakanı kendine mahkûm kılan bir Afet. Lakin aldığı ahların neticesinde kendi yüreği de cayır cayır yanıyordu, bir yağız delikanlı yüzünden. Afet, yanağından süzülen gözyaşı damlasına engel olamıyor, önündeki kâğıda “Aşkın kar zarar defteri yok, alacağın varsa yüreğine yazacaksın.” cümlesini güçlükle yazıyordu. Evindeki efkârın ve acımasız yalnızlığın, sokaklara dehşet salan umutsuzluk simgesi hüzün bulutlarından daha korkunç olduğuna kanaat getirerek kendisini dışarıya salıverdi. (Devamı)