Mar
20
2008

BİR YOKSULA RASTLADIM!

Hüzün bulutları şehre hâkim olmuş, dert deryasında boğuşan insanların her birinin sırtına boşalttığı yağmur damlacıklarıyla kendine bağlıyordu. Gayesi neydi? Hayatı basit ve sadece mutluluk üzerine kabul edenlere başka bir gerçeği daha hatırlatmak mı? Yoksa üzüntüyü tadarak sevincin değerini anlamamızı sağlamak mı? Bilinmez ama sahip olduğu gücün bilincindeydi. Buna mukabil bu hüznün kollarına esir olmamak için karanlık sokaklardan firar eden onlarca zatı muhterem.

Ve bunlardan bir tanesi belki de en güzeli. Beyaz tenine mana katan fiziği ve emsalsiz cemaline desen olmuş dudakları ve yeşil gözleriyle kusursuz bir letafet. Dokunanın elini yakan, gözlerine bakanı kendine mahkûm kılan bir Afet. Lakin aldığı ahların neticesinde kendi yüreği de cayır cayır yanıyordu, bir yağız delikanlı yüzünden. Afet, yanağından süzülen gözyaşı damlasına engel olamıyor, önündeki kâğıda “Aşkın kar zarar defteri yok, alacağın varsa yüreğine yazacaksın.” cümlesini güçlükle yazıyordu. Evindeki efkârın ve acımasız yalnızlığın, sokaklara dehşet salan umutsuzluk simgesi hüzün bulutlarından daha korkunç olduğuna kanaat getirerek kendisini dışarıya salıverdi.

Evinin bahçesinde yağmurun kollarına kendini terk etmişken beyninde çınlayan sorulara yanıt aramaya çabalıyordu. “Evim var, maddi olarak ta herhangi bir sorunum yok. Ama niye mutlu olamıyorum. Gönlümün kapısını çalan binlerce davetsiz misafir mevcut ama ben görmezden geliyorum. Buda yetmiyor işi gücü olmayan bir Avareye gönlümü kaptırıyorum, bu seferde o bana duyarsız. Ne var yani? O yoksul ben zenginsem mutlu bir yuva kuramayız mı? Niye bunu, mani olarak kabul edip benden kaçıyor?”

Derken sokağa hızla giren bir araba bahçeye yakın bir yerde durdu. Arka kapısından suların üstüne çuvala benzer bir nesne atıldı. Ardından araba hızla uzaklaştı. Bahçeden olayları seyreden Afet karanlıkta ne olduğunu anlayamadığı nesneye gidip bakmak hususunda kararsız kaldı. Ruhuna hâkim olan korku duygusuyla evine girdi. Pencereden yarım saate kadar sokağa atılan şeyi izledi. Orada bulunan karartının hareket ettiğini görünce büyük bir merakla yol kenarında duran şeyin yanında buldu kendini.

Boylu boyunca uzanan yaralıya merhametli yüreğiyle yaklaşan Afet, yüzü kanlarla tanınmaz bir hale gelen adama nasıl yardım edeceğini bilemiyordu. Adamı sırt üstü çevirince yıldızların parlaklığıyla yansıyan gözlerdeki çaresizliğin şefkatli yüreğini sızlattığını hissetti. Adama “Haydi biraz gayret, evime götüreyim hemen doktor çağıracağım.” diyerek niyetini belirtti. Yırtık pırtık elbiseleriyle suların içinde acı dehlizinde kıvranan adam yüzünü çevirerek yardım istemediğini adeta haykırıyordu.

Üç gün boyunca adamın başından ayrılmayan Afet, onun sesini bile duymaktan acizdi. Sadece gözlerini kapatıp derin düşüncelere daldığını, artık ne düşünüyorsa dişlerini sıkıp yutkunduğunu görebiliyordu. Genç adamın yaraları, engellenemeyen zamanın akıp gitmesiyle kabuk bağlayacaktı ama bu gizeme sebep derin yaranın sancısı yıllarca geçmeyecek bir görüntü sergiliyordu.

Adam önüne getirilen çorbayı yudumlarken karşısında oturan Afet’in gözlerinde kayboldu. Uçsuz bucaksız denizlerde yolunu şaşırmış kaptan gibi dalgın bir vaziyetteydi. Tekrar kendisine gelip çorbasından bir kaşık daha alınca odada yankılanan sese kulak verdi. “Seni kim bu hale getirdi?” Başını kaldırıp karşısında duran beyaz tenli çimen gözlü güzele baktı, gözlerini kapatıp yutkundu, başını öne eğip yanıt verdi. Güçlükle konuşmaya çalışan adam duraksayarak “Bir yar sevdim, vermediler bende kaçırdım.” diyebildi.

Adamın sesini duymanın mutluluğuyla beraber derin bir mevzu ile karşı karşıya kalmanın huzursuzluğunu yaşıyordu Afet. “Sevdiğinin ailesi seni bu hale getirdi o halde. Ama çok vurmuşlar, nasıl dayandın bu acıya.” Bu suali duyunca yerinden kalkmaya çalıştı lakin sendelendi. Güçlükle yürüyen adam pencerenin önüne geldi ve mavi semalara daldı. Sorduğu suale yanıt alamayacağını düşünen Afet çorbayı mutfağa götürmek için yerinden kalktığında adamın havada süzülen sesine kulak verdi. “Sevdiğim karşımdaydı, acı nedir bilmedim.”

Afet, bu sözler üzerine konuşulur mu diye düşünse de merakına teslim oluyordu. “ Niye ayırdılar sizi?” Adamın kalbine hançer gibi sokulan bu soruya yanıt vermeyeceği aşikârdı. Koltuğa uzanıp arkasını dönerek uykunun kollarına teslim oldu. Vücudu elektrik yemişçesine tir tir titriyor, alnında domur domur ter belirginleşiyordu.

Karanlığın şehre hâkim olmasıyla birlikte uyuyan adamın gördüğü hülyalar neticesinde Ayşe diye sayıklamasının yüreğini sızlattığını hisseden Afet, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediği tek yer olan bahçesindeki çardakta çayını yudumlamaya başladı. Derken Genç adamın sararan yaprakların üzerinden zorlukla yürüyerek bahçe kapısına doğru ilerlediğini gördü.

Adamın yanına yaklaşarak “Sağlık durumunuz iyi değil, bu halde iki sokak öteye gidemezsiniz. Eğer haddim olmayarak sorduğum sorulardan rahatsız olduysanız özür dilerim, emin olun ki tekrarı olmayacak.” Son bir yardımda bulunmak istedi. “Yoksuluz ya, sevmeye hakkımız yok. Dünyanın kanunu bu, ne yazık ki!” sözlerini sarf eden adamın gözyaşı sakallarını ıslatıyordu. Bu sefer Afet duygu yüklü gemide rüzgârın etkisiyle rotasını kaybetmiş gibi kaybolmuştu adeta. Titreyen sesiyle konuşmaya başladı.

“Sevda nedir? Değermiydi bu kadar eziyete?”
“Çekmediysen bu sancıyı nereden bileceksin ki?”
“Aşk; hayatın mümkün görmediği bir birlikteliğe isyan mı?”
“Tarifi imkânsız bir duygu bu. Sükûtu hayale uğrayan kalbim değil hayata ışıltılı gözlerle bakan umutlarım. Aklımı yitirdiğim gözler değil mi beni bu hale koyan.”

Genç adamın son sözlerinin ardından anlamsız bakışlara esir olan Afet, adamın sokakta gözden kaybolmasını biçare şekilde seyrediyor, dudaklarından “Sefalet gönül kapısının kilidi mi?” sözcükleri dökülüyordu.

Kimsesiz sokaklarda yürüyen adam “Bu deli sevdaya nereden de bulaştım. Gülmeyi unuttum ağlamayla barıştım. Eskiden mutluydum gözyaşına karıştım. Biz değil ikimizi ayıranlar utansın.” cümlesini mırıldanıyordu.

Allahın bahçesine gönderdiği bu duygu yüklü adamın yüreğinde bıraktığı derin izleri keşfe çıkan bir seyyah edasıyla Afet, plaklar arasından özenle seçip çıkardığı Esengül’ün sesinden dinlediği bir şarkıyı kâğıda yazıp gökyüzündeki yıldızlarda kayboldu.

Bir yoksula rastladım yol kenarında
Uzanmış yatıyordu boylu boyunca
Kan içinde her yanı yardım eyledim
Ayrılmadım başucundan üç gün bekledim.

Sordum bu hale kim koydu seni ey yoksul
Dedi vermediler bende, yâri kaçırdım
Dedim seni çok dövmüşler nasıl dayandın?
Dedi yar karşımdaydı acı duymadım

Olur mu yoksulu böyle taşlara çalmak?
Olur mu dostlar seveni yardan ayırmak.
Anlatırken derdini içim kan ağladı.
Yazık oldu yoksulu kimse duymadı.

Yoksulların sevmeye hakkı yokmudur?
Tanrım dünyanın kanunu yoksa bumudur?
Çaresiz ağlıyordu yoksul, Neylesin?
Yâr ismini deli deli haykırıyordu.

Sordum bu hale kim koydu seni ey yoksul
Dedi vermediler bende, yâri kaçırdım
Dedim seni çok dövmüşler nasıl dayandın?
Dedi yâr karşımdaydı acı duymadım.

Olur mu yoksulu böyle taşlara çalmak?
Olur mu dostlar seveni yardan ayırmak.
Anlatırken derdini, içim kan ağladı.
Yazık oldu yoksulu kimse duymadı

yazar: azizkrsd@hotmail.com

Yaziyi gonderen polibo06 in: Şiirler |

Yorum yok

RSS feed for comments on this post. TrackBack URL


WP TheBuckmaker

İletişim